Mustafa Kemal (Yılmaz Özdil) 1


Türk kadını daha büyük nesiller yetiştirmeye kabiliyetlidir.

Mustafa Kemal (Yılmaz Özdil)

Beni görmek demek mutlaka yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız, bu kafidir.
Mustafa Kemal

Mustafa Kemal bir gece arkadaşlarıyla Pembe Ev’e geldi…
Henüz meşrutiyet bile ilan edilmemişti. Gizli toplantı yapıyorlardı. Zübeyde merak etti, kapının ardından dinledi, çok endişelendi, dayanamayıp içeri girdi. “Çocuğum, siz yoksa yedi evliya kuvvetinde olan padişaha isyan mı ediyorsunuz?” diye çıkıştı.
Mustafa Kemal soruya soruyla cevap vererek, diklendi.
“Evliya kuvvetinde farzettiğin adam, hiçbir kuvvete malik değildir valide, bu işler almış yürümüştür, namuslu bir adam olarak bu işlerin içinde bulunmak mecburiyetindeyim, beni bundan men eder misiniz?”

Arıburnu’nda siperleri geziyordu…
Kum çuvallarına çivilerle çakılmış kağıtlar gördü. Kur’an-ı Kerim’den ayetlerdi, mükrekkeple yazılmıştı.
“Kim yazdı?” diye sordu.
“İstanbul’lu Macid” dediler.
“Çağırın” dedi.
Macid koşarak geldi.
Komutan elini omzuna koydu…
“Bunlar sanat eseri yazılar, memleket böyle sanatkarları kolay yetiştirmiyor, derhal siperden çık, İstanbul’a dön, yazmaya devam et” dedi. Terhis etti.
O Macid, dünyaca ünlü hat sanatçımız Macit Ayral oldu. Yazı sanatında Osmanlı’yla Cumhuriyet arasında köprü kurdu. Şişli, Bebek, Davutpaşa gibi İstanbul camilerine, Topkapı Sarayı’na yazılar yazdı.

O ilkel şartlarda, iletişim dehasıydı.
Telgrafı internet ağı gibi kullanıyordu.
Memleketin kılcal daarlarına adeta e-posta gönderir gibi, whatsapp mesajı atar gibi telgraf çekiyordu.
Telefon yokken, uydu yokken, resmi dairelerin bile çoğunda elektrik yokken, isimsiz kahraman telgrafçılarımız sayesinde uçan kuştan haberi oluyordu.
Kurtuluş Savaşı’nın sonunda “zaferi nasıl kazandınız?” diye soran yabancı gazetecilere “telgrafın telleriyle” cevabını verecekti.

Sakarya Meydan Muharebesi, sadece Kurtuluş Savaşı’nın dönüm noktası değildi. Aynı zamanda… 13 Eylül 1683’te Viyana’da başlayan kesintisiz geri çekilmenin, 238 yıl sonra 13 Eylül 1921’de nihayet durdurulması anlamına geliyordu.
Bundan böyle, hattı müdafaa yoktu, sathı müdafaa vardı. O satıh, bütün vatandı.

Sivas’a gelir gelmez maiyetinde görev yapan Hacı Derviş’i çarşıya göndermiş, büyükçe bir defter aldırmıştı. Kongre vesilesiyle yapılan masrafları, harcanan paraları kuruşu kuruşuna yazdırıyordu.
Bir gün Hacı Derviş dayanamadı… “Paşam bu hengamede kim hesap soracak” dedi.
Mustafa Kemal’in cevabı ibretlikti.
“Gün gelir, millet benden de başkasından da tek tek hesap sorar, biz bugün hesabımızı eksiksiz yazalım, millet de yarın parasının nereye harcandığını bilsin” dedi.

Çankaya Köşkü’nde halktan yalıtılmış şekilde yaşamaktan hiç hoşlanmıyordu, zamanla “duyarsızlaşmak”tan korkuyordu.
Bu endişesini dile getirirken Harbiye yıllarından örnek verirdi: “Harbiye’de öğrenciyken okulun sobaları yanmazdı, bütün kış titreşir dururduk, sonunda bir gün arkadaşlar beni müdüre çıkmak için temsilci seçtiler, izin aldık, müdürün huzuruna çıktık, Zülüflü İsmail Paşa adında bir saray adamıydı, önce padişaha sonra müdüre dualarımızı sunduk, sonunda amaca geldik, işi anlatmak istedik, müdür daha ilk cümlede kükredi, ‘ne soğuğu be nankörler, padişahımızın nimeti gözünüze dursun, görmüyor musunuz sobalar gürül gürül yanıyor, defolun’ diye bağırdı, hakikaten müdürün odasındaki sobalar gürül gürül yanıyordu, buram buram terliyordu, bütün okulun sobaları böyle yanıyor zannediyordu… Sanırım biz de bu Çankaya Köşkü’nde bazen Zülüflü İsmail Paşa gibi kendimizi aldatıyoruz!”

Fransa’da üç defa başbakanlık yapan, üç defa meclis başkanlığı yapan, Uluslararası Barış Ödülü’ne layık görülen Édouard Herriot, 1933’te Ankara’ya geldikten sonra Fransız basınına şu samimi açıklamayı yapmıştı:
“Çekinmeden söyleyebilirim ki, Mustafa Kemal’e sekreter olmak isterdim, her akşam onun sofrasında oturmak, düşüncelerinden beslenmek için sekreteri olmak isterdim, Mustafa Kemal’in sofrasında yeniden üniversite bitirmiş olurdum.”

29 Ekim 1938… Bitkindi. Cumhuriyet Bayramı törenlerine katılabilmesi imkansızdı. Sabiha Gökçen başucundaydı, gözyaşlarını içine akıtarak “gelecek seneki törenlere katılırsınız” diye moral vermeye çalışıyordu ki… El işaretiyle sözünü kesti.
“Bana gelecek bayramdan bahsetme Gökçen” dedi.
“Hatta gelecek aydan da bahsetme, ekim ayını çıkarabilsem bile kasım ayını çıkarabileceğimi sanmıyorum!”

8 Kasım, artık kendinde değildi. Bir ara başını sağa çevirdi “aleykümselam” dedi. Son kelimesi buydu.
Aleykümselam.

10 Kasım 1953… Top arabasına yerleştirildi. Opera, Ulus, TBMM, Gar, Tandoğan güzergahıyla Anıtkabir’e ulaştı. Şeref holünün önünde katafalka yerleştirildi.

Cumhurbaşkanı Celal Bayar konuşma yaptı.
“Atatürk… Seni halife yapmak, padişah yapmak isteyenler oldu. İltifat etmedin. Milli irade yolunu seçtin.
Hayat ve şahsiyetini milletinin hizmetine vakfettin.
Türk’ün gıpta ettiği, taziz ettiği, övdüğü ve övündüğü vasıflara maliktin, bütün bu meziyetlerinle Türk’ün ta kendisiydin.
Şimdi seni, kurtardığın vatanın her köşesinden gönderilen mukaddes topraklara veriyoruz. Bil ki, hakiki yerin, daima inandığın ve bağlandığın Türk Milleti’nin minnet dolu sinesidir.
Nur içinde yat.”

1881-193∞

  •   

Bir yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Hakkında yorum “Mustafa Kemal (Yılmaz Özdil)

  • Gülfer Ülman

    Çok etkileyici ve bir solukta kolayca okunabilecek sadelik ve akıcılıkta yazmış Yılmaz Özdil, emeğine sağlık. Atamızın bütün özelliklerini tek tek anekdotlarla örneklerle anlatmış. Bilmediğim bir çok yönünü de öğrenmiş oldum. Özellikle Fikriye ile ilgili bölümü hayretle okudum. Meğer hakkında hiçbir şey bilmiyormuşum. Henüz okumadıysanız sıradaki kitabınız Mustafa Kemal olsun derim. Bu arada benim sıradaki kitabım ise Mevhibe…